03 Ağustos 2007 Cuma

Yerel Afet Gözlemcisi Ol!

Global Disaster'dan gelen bireysel insiyatif çağrısını aşağıya ekliyorum.
Bazı Konulara devletin, yetkililerin, medyanın duyarsızlığından yakınmayalım,
kendi sesimizi kendimiz duyuralım... Biz destekliyoruz..

(Teklifin ve yazının ilgili linkleri ve iletisim bilgileri yazının altında mevcut.)
-------------------------------------------------------------------------

Yaşanabilir bir dünya için mücadele et; Yerel Afet Gözlemcisi Ol!

Yerel Afet Gözlemcisi Kimdir?

Çevre Felaketlerini İzlemekle Kalmayan, Çevresine ve Yaşadığı Gezegene Duyarsız Kalmayan kişi nasıl olurum?

Bunu Okuyorsan Zaten Gözlemcisin.
Ne Yapmalıyım?

Haberini yap! İstersen fotoğraf veya video ile zenginleştir ve

yerelfelaket@gmail.com adresine yolla, yayımlayalım.

Felaketleri İzleme! Kaydet! Mücadele Et! Yerel Felaket Muhabiri Ol!

http://globaldisaster.blogspot.com/

http://globaldisaster.blogspot.com/

http://birtakimolaylar.wordpress.com/

http://quetzalcoatl.blogcu.com/

02 Ağustos 2007 Perşembe

Dal ve Filiz Alımı Saksı Domatesleri için Uygun mu?

Bahçede yetiştirilen domatesler için alttan yaprak alımı ve fazla dallanmaması için filiz alımı öneriliyor. Biz bu iki yöntemi saksılarımızdan iki tanesinde denedik ve sonuçlarının olumsuz olduğunu gördük.


Bahçede yetiştirmede bitkinin yayvanlaşmaması için gerekli olabilecek bu yöntem, saksılar için uygun görünmüyor. Saksıdaki bitkinin hem kökünün gelişebileceği hacim daha az olduğundan hem de köküne paralel boylanabildiğinden, alttan yaprak ve dal aralarından filiz aldığımız domatesler diğer hiç müdahale etmediğimiz bitkilere göre daha kısa ve gövde kalınlığı daha ince kaldı, üzerlerindeki çiçek sayıları da diğer bitkiler göre çok daha az oluştu.


Diğer müdahale etmediğimiz bitkiler üzerindeki çiçek ve sebze sayısı bitkilerin yapraklanıp kendilerini besleyebilmelerine pararlel olarak çok daha fazla...


Domates, bahçe ve tarlalarda köklenerek kendini besleme eğilimde olduğu için, alt dal alımı ve filiz alımı bitkinin yararına olabilir, ancak bahçeden farklı olarak saksıda yetiştirilen domatesler besinin belli bir oranını da yapraklarından sağlıyor, bu sebeple bu alt dal ve filiz alımı artık yapmayacağız.
Bir de dipnot: domatesin sağlıklı ve dallarının kuvvetli olduğunu üzerlerindeki ince küçük tüylerden, ve bu tüylerin sıklığından anlamak mümkün, tüyler çok ve canlı ise bitki de canlı oluyor, dal ve filiz alımı yaptığımız domateslerin tüycükleri çok azaldı ve yaprakları cansızlaştı, dillerinden anladığımız kadarıyla domatesler yaptığımızdan çok hoşnut kalmadılar...

Balkon Sebzeleri için Damla Sulama Yöntemi

Hem bir süre evde olmadığımız durumlar için, hem de bitkileri az su ile hayatta kalmaya alıştırmaya çalıştığımızdan, damla sulama yöntemini balkonda uygulamaya çalışdık. Birkaç farklı yöntem denedik. Gece gündüz sıcaklık farkları, hortumların sıcakta genleşmesi, suyun sıcakta buharlaşıp şişelerdeki basıncı arttırarak çok akması gibi başarısızlıkla sonuçlanan denemelerimizden sonra en kontrollu olduğunu gözlemlediğimiz yöntemi bulduk.

5 ve 8 litrelik pet şişelere; her üç bitkiye bir şişe gelecek şekilde; en dipten küçük delikler açtık. (Salatalıklar daha çok su istediği için üç salatalığa sekiz litrelik, her üç domatese ise 5 litrelik pet şişeler hazırladık.) Bu deliklere serum hortumları geçirdik, hortumların etraflarını silikon tabancasıyla silikon sıkarak yalıttık. Şişelerin kapaklarına birer küçük delik açtık, bu önemli bir detay, kapakta delik olmazsa şişeler bir süreden sonra iç basınç azalmasından deforme oluyorlar, su da akmıyor.




Serum hortumlarının en ucuna serum muslukları taktık. Damlama sıklıklarını ayarladık. Her bitkinin; hem saksısının boyuna hem de bitkinin boyuna bağlı olarak ihtiyaç duyduğu su miktarı farklı, bu sebeple en önemli aşama muslukların damlama sıklığını doğru ayarlayabilmek.



Beş litre su üç orta boy dometes bitkisi için (baştan saksı tabaklarını suyla doldurduktan sonra) sıcaklığa da bağlı olarak 7-8 gün süresiyle yeterli sulama sağlayabiliyor. Ancak üzerinde çiçek olan ve sebze vermeye başlamış bitkilerde damla sıklığı daha fazla olmalı; buna bağlı olarak da suyun kullanım süresi daha kısa olacaktır. Üzerinde çok çiçek ve sebze olan domatesler için beş litre suyu 5 günde verecek şekilde musluk ayarı yapmak daha uygun olabilir. 5 litreyi beş günde verme durumunda, sıcak ve kurak zamanda çiçekli ve sebzeli bitki başına günlük su kullanım miktarı 0,35 lt gibi bir miktar oluyor, bunun belirli bir kısmı da buharlaşmaya gidiyor.

Temmuz Süprizi; Limon

Bir süredir toprağı güçlendirmek için mevye ve sebze kabuklarıyla çekirdeklerin bazılarını blanderdan geçirip saksıların dibine döküyoruz.


Bu artıkları kolay çürüyüp toprağa karışmaları için küçültmek iyi bir yöntem. Toprağın yüzeyininden 4-5 cm aşağıya küçük delikler açıp artıkları gömdükten sonra üzerlerini tekrar açık kalmayacak şekilde toprakla kapatıyoruz. Açıklık kalması halinde sinekler gelebiliyor.


Gene limon armut elma gibi kalın kabuklu olmayan kolay çürüyebilecek çekirdekleri de toprağa atıp üzerlerini örtüyoruz. Organik atıklar bitkilerin topraktan aldıkları maddeleri geri toprağa doğal yollarla kazadırmak için uygun birer kaynak.


Temmuzun son günü gördük ki çiçek saksılarımızın dibine attığımız limon çekirdekleri fidelenmiş. Sıcağa rağmen çok canlı görünüyorlar hem hızlı büyüyorlar hem de yapraklanıyorlar.


Limonlarla ilgili planımız onları bir süre balkonda büyütüp sonra bakıldığını bildiğimiz bahçe yada parklara peysaj içerisinde göze batmayacakları şekilde dikmek, aşı yada benzeri uygulamalar yapmayı düşünmüyoruz. Doğada hayatta kalabilmelerini istiyoruz.


Meyve ağaçları üzerinde mülkiyet fikrinin hem diğer ağaçların yaşam alanları açısından hem de meyve ağaçları açısından zaralı olduğuna inanıyoruz. Buna en gerçekçi örneğin ise Ege Bölgesi ve Zeytincilik olduğunu düşünüyoruz. Ege ve Çevresinde (özellikle İzmir gibi nüfusun yoğun olduğu bölgelerde) gelir getiren zeytinden başka ağaç bırakılmadığı için doğal dengenin yok olduğunu düşünüyoruz.

İnsanın az olduğu bölgede ise ağaç bitki ve hayvan çeşitliliği hala mevcut...

Salatalık ve Sıcak


Salatalıklarımızdan en büyük olanının boyu 120cm'ye ulaştı, ve üzerlerinde küçük kornişonlar belirmeye başladı. Yakın zamanda karşılaştığımız bir sorun bitkinin sebze verme süresini biraz daha geriye atmıştı.

Fide iken hastalanan yaprakları önce ilaçlayıp sonra koparmıştık, bu bütün salatalılarımızın büyüme dönemini sıcaklara denk getirdi. Ancak bitkiler doğal gübre ve bol suyun yardımıyla tekrar canlanmıştı.

Ancak bir önceki sıcak dalgasında üzerlerindeki 35-40 kadar çiceğin hepsini bir anda döktüler, gerçekten de çok üzüldük ve öldüklerini zannettik, ama sulamaya devam ettik. Verdiğimiz suyun miktarını ve sıklığını arttırdık.


Bitkilerin yapraklarının en aşağıda ve en büyük olanları da sıcaktan kurumuştu. Ancak sanırım tekrar hayata tutunmayı tercih ettiler. Artık üzerlerinde gene çiçekler oluştu, ve yaprakları da oldukça büyüdü.

Sıcaklık arttığında salatalıkların sulanma sıklığını da arttırmak gerekiyor, toprak susuz kalmamalı ve eğer az da olsa rüzgara maruz kalıyorlarsa sıcak rüzgar çok yakıcı olabildiği için, ya rüzgarı engellecek bir düzenek kurmak gerekiyor yada rüzgara açık duran dalların yönünü askılarını başka tarafa alarak değiştirmek gerekiyor. Biz bu ay da bunu öğrenmiş olduk...

01 Ağustos 2007 Çarşamba

Sanayi Su Tasarrufundan Etkileniyor mu?

Bu bir soru, benim vatandaş olarak sorma hakkım olan ve her vatandaşın da sorması gereken bir soru. Tamam su az, tarıma yani yiyecek üretimine bile az su veriliyor, kesintiler başladı, her kanalda son kullanıcıyı yada vatandaşı tasarrufa teşvik eden yayınlar başladı. Bu uygulamalar anlaşılabilir.

Ama ben, sen, o, biz, siz, onlar tasarruf yaparken az kullanıdığımız toprağa bile damlalar vermeyi planladığımız su, sanayi tarafından ne miktarda kullanılıyor, kirliliğe en fazla sebep olan ve istihdam ve vergi sebebiyle devletlerin gözdesi olan sanayi suyu ne miktarlarda kullanıyor?

Yani soru şu, benim temizlenmeyerek, içmeyerek, giysimi ve evimi temizlemeyerek vazgeçtiğim suya karşılık, sanayide kullanılan ve fazlasıyla kirletilen su ile ilgili ne yapılıyor?

Bu yazıda kesinlikle son kullanıcı suyu gönlünce tüketsin gibi bir alt anlam yok, tasarruf, dönüşüm ve doğru kullanım elbette ki teşvik edilmeli ve yaygınlaşmalı. Ama benim tasarruf edip ayırdığım suyu sanayici sadece maliyetleri yükselmesin diye gönlünce kirletmemeli, kirletememeli.

Çünkü ben, sen, o, biz, siz, onlar sadece vergi veren ve çalışıp kazandığını medyanın gösterdiklerine harcayan "biomekanik şeyler" değiliz, ve ben devletler özelince sanayiciden ve onun çıkarlarından önce gelmeliyim, çünkü ben devleti var edenim ve en temelinde devletin varlık nedeni olan hakları ve özgürleri korunması gereken işte o halkım. (Sadece ben değil sen de o da yani biz, ama hayır "siz" ve "onlar" bu tanım içerisinde yer almıyor çünkü yaşamsal ihtiyaçta sanayiden öncelikli olmak her bireyin sahip olduğu topyeküncü hak, "biz"e karşıt olarak "siz" gelmiyor, ve ayrıp kenara konulan "onlar" da yok bu tanımın içinde, biz hepimiz varız... )

Bunu bilmek kısıntıya maruz kalan her kişinin hakkı, cevabı verecek merci kimdir bunu bile bilmiyoruz oysa...

Böyle hoş zamanlarda üstüne düşündüğümüz bir soru oldu bu başlık bize..

Su Sıkıntısının Çözümü: Kesinti Değil Miktarı Kontrollu Kullanım

Milletçe bir sıkıntımız olduğunda son anda söylenip şikayet etmeye bayılıyoruz, kısa vadeli ve eklektik yöntemlere dört elle sarılıyoruz, doğa ve çevre ile ilgili hepimiz birer populist çevreciye dönüşüyoruz. Uzun vadeli kalıcı çözümler için elimizi taşın altına sokmaya gelince ise aman şahit yazarlar diyerek kaçarak uzaklaşıyoruz...

Başlıktaki meseleye gelirsek, Ankara başlayan ve İstanbul ve İzmir de bu yaz sonunda başlayacak olan su kesintileri ve süreli kontrollu dağıtım gerçekten de su azlığına çözüm olacak mı?

Kullanıcıların davranış eğilimlerini analiz ederek diyebiliriz ki; kesinti bir çözüm değil bilakis tüketimi körükleyen bir uygulama.

Ankara da uygulanmasına başlanan iki günde bir suyun dağıtımı modeli, kesinti süresince sıkıntı çekmek istemeyen kullanıcıların tüm ihtiyaçlarını hatta çok daha fazlasını karşılamak üzere, depolara, bidonlara, küvetlere, pet şişelere,tencere ve kovalara suyu stoklamasına neden oldu. Kullanıcının olası durumlarda kullanmak üzere depoladığı bu sular, ne çamaşır ve bulaşık makinalarında kullanıbilecek ne de ısıtılma güçlüğünden dolayı, duş yada banyo suyu olabilecek. Sadece tuvalet ve genel temizlik için kullanıcak gibi görünen bu suyun kontrollu dağıtımı, az olan suyun ihtiyaçtan fazla stoklanarak israfını aslında körüklemekten başka bir işe yaramayacak gibi görünüyor. Özellikle mutfaktaki yemek yapılacak olan sebze ve meyvenin temizliğinde kullanıcak olan suyun tazeliği yani stoklanan suyun bir şekilde harcanıp yerine yenisinin stoklanması bu tüketimi uzun vadede daha da körükleyecek gibi görünüyor.

Ayrıca kısıtlama ve kontrollu dağıtımın yapıldığı dönemleri ülke tarihi boyunca incelersek görebiliriz ki, bir meta, ürün, mal, ne zaman azalırsa, o ürünün karaborsacılığı, stoklanması, haksız dağıtımı üzerinden rant elde etme eğilimi artar, hatta bu eğilim devletin kendi politikasında bile görülebilir, ikinci dünya savaşı esnasında silolarda stoklanan ve çürütülüp denize dökülen tahıllar bile bu uygulamanın benzeridir.

Ekmeğin karne ile dağıtıldığı günlere davranış analizi için bakarsak gene en temel ihtiyaçların karaborsacılığı ile zenginleşen bir kesimi görebiliriz.

Bu sene özellikle su gibi birinci dereceden hayati ihtiyaç olan bir maddede yapılan kısıntı, halkın gereğinden fazlasını stoklama ve kullanamadığı miktarı yenisiyle değiştirme eğilimini körükleyecektir. Zaten az olan suyun tazeliğini kaybettiği için tuvalet ve genel temizliğe fazlasıyla kullanılıp, yeni suyun tekrar ve her iki günde bir stoklanması tüketimi azaltmaz, bilakis körükler.

Oysa Ankara özelinde yaygın olan suyun kartla satışı yani ön ödemeli konturlu satışı ile buna çok daha uygun çözüm getirilebilirdi. Hanedeki kişi sayısına bağlı olarak tüm ihtiyaçların hesaplanması ve bu miktarda aylık kontur satışı suyun hem ihtiyaç fazlası miktarlarda stoğunu engelleyebilir hem de daha ilk haftada oluşmaya başlayan bidon karaborsacılığı, içme suyunun damacana fiyatlarının ani artışı gibi haksız kazanç sağlayan fırsatçı ekonomi hamlelerini bertaraf edebilirdi. Fazla tüketeni kısıtlayan bu uygulama ile kurunun yanında yaş da yanmaz, dikkatli kullanan tüketici cezalandırılmazdı. Benzer uygulamalar elektrik ve doğal gaz için de kolaylıkla getirilebilir. Faturayı ayrı ayrı kuruşuna kadar hesaplayan kurumlara ek bir yük olabilir bu uygulama, ama her kötü durumu son kullanıcı yada genel tabirle vatandaştan çıkarmak yerine özel sektör sermayecilerini de bir yük altına sokmak her halde belediyelerin yapabileceği bir uygulama olsa gerek, yoksa vatandaşa sopa sermayeye aba ile bu sıkıntılar kolaylıkla atlatılmaz...

Ayrıca bu uygulama ile saydam bir politikada gerçek su kullanım miktarlarını da bilmemiz mümkün olabilir. Bir sanayi sitesi kaç mahalle kadar su harcıyor, benim diş fırçalarken, yıkanırken gıdaları temizlerken yaptığım tasarrufu fabrikalar kaç saniyede harcıyor?

Bu sefer biz tavır değiştirdik, sadece söylenip şikayet etmiyoruz, çözüm öneriyoruz, üstelik de yapıcı bir çözüm, belki duyan olur sesimizi...

30 Temmuz 2007 Pazartesi

Endüstri Devrimi yada Gönüllü Kölelik

Endüstri Devrimi; emperyalist düşüncenin lideri olan avrupa ülkeleri yada beyliklerinin; sömürge edinebilecekleri doğal kaynaklarca zengin alan kalmamasının sonucunda ivmelenmiş bir sürecin sonucudur. Başta ''güneş batmayan ülke'' adını hakedecek kadar yayılmacı politika izleyip dünyanın kayda değer bir miktarını sömürge haline getirmiş olan İngiltere Krallığı olmak üzere, pek çok ülke savunma açısından kendisinden daha zayıf olan ülkeleri kontrol altına almış, doğal kaynaklarını ticari mal olarak kendi himayesinde tutmaktaydı.

Doğal kaynaklarca zengin alan azalması, sömürgecilerin birbirlerine üstünlük sağlayamaz hale gelmesi sonucunu ortaya çıkarmıştı. Sömürgecilikte geç kalmış olan Portekiz ve İspanya; bakir alanlar ararken; ‘Yeni Dünya’ adı verilen Amerika kıtasına ulaştılar.

Fransızlar, Napolyon'un Mısır’ı işgali ile antik mısır kültürü ve dokumacılık tekniklerini yeniden keşfetti. Eski Mısır’da kullanılan dokuma tezgahları, Napolyon zamanında kullanılan tezgahlardan çok daha hızlı dokuma kapasitesine sahipti, Napolyon; dönemin tanınmış mühendisi Jacquar' a bu tezgahların çalışma prensibini çözdürdü ve aynılarından çok sayıda ürettirdi. Bu gün bile Jacquar'ın adıyla anılan; jakarlı kumaş olarak adlandırılan dokuma tipini üreten tezgahlar sayesinde Fransa; Hindistan'ı sömürmekte olan İngiltere'nin kumaş tekeli konusundaki üstünlüğünü yenmiş, ve kendisi bir tekel olmuş oldu..

Hızlı üretimin sömürgecilikten daha fazla getirisi olduğunu fark eden diğer avrupa ülke ve beylikleri, sanayii konusunda, başta porselen üretimi olmak üzere ev gereçleri ve silah üretimini standartlaştırmaya başladılar. İlk bu günkü anlamda seri üretim, silah alanında olmuştur. Kapitalin hızla yön değiştirmesi, aristokratların etkisini azaltırken, burjuvaların iktidar elde etmesine de yaradı...

Bir vakitler sadece aristokratlar ve din adamlarında bulunan iktidar, burjuvazinin eline geçmeye başladı. Bundan en çok rahatsız olan kitle ise üretimle en az ilişkisi olan kilise idi. Matbaa ve dini kitapların ucuza üretilip, halk tarafından da sahip olunması kiliseyi iyice rahatsız etmeye başlamıştı.

Bu esnada; üretim içerisinde çalıştırılmak için, en azından kullanma talimatlarını okuyabilecek işçilere ihtiyaç duyuluyordu, önceleri kilise tekelinde olan eğitim de el değiştirmeye başladı. Bu gün hala kullanmakta olduğumuz temel ilk öğretim müfredatı, okur yazar olup küçük hesaplamaları yapabilecek işçiler yetiştirmek amacıyla ortaya çıkmıştır. Eğitimin farklı derecelerini belirtmek için kilisede verilen payeler bu günkü akademik sistemde de aynen uygulanmaya başlandı. Üniversite mezunlarına ‘bachelor’ yani bekar erişkin erkek, bir alanda tahsiline devam edenlere ‘master’ yani üstat ve üst düzeyde bilgi edinmişlere ‘doctor’ yani doktor denmesi, kilisenin eğitim sistemin aynen uyarlanması sonucudur.

Endüstri Devrimi; tarım ve doğal kaynaklara dayalı ekonomik sistemi çökertirken, buna paralel olarak yeni yaşam biçimleri olan insan modellerini de ortaya çıkarmıştır. Bu gün, bütün gün ışığı saatlerini bir takım iş yerlerinde geçiren, doğada yaşama şansı olmayan, yaptığı işin sonucu olarak yabancılaşma sendromuna şiddetle maruz kalan, son otuz yıl içerisinde, masa başında uzun süre oturmaktan sırt omurgasında evrim geçirmeye başlayan insan, endüstri devrimin bir sonucudur.

Bireysel özgürleşme olarak anılan bu süreç; kralların tebası olmayan ama kapitalin el değiştiren tebası olan insanların, gönüllü ve rekabetçi kölelerin ortaya çıkmasına temel olmuştur. Kendini işçi hissetmeyen ve 1 Mayıs ta eylemler nedeniyle işe geç gittiğinden yakınan ‘beyaz yakalılar’ bu sürecin doğal sonuçlarından biridir. Kanın yüceltiği krallığın yerine paranın yüceltiği yeni nesil krallıklar geçmiştir bu gün... Bütün bu sonuçlar göz önüne alındığında; bu döneme ‘endüstri darbesi’ ismi de verilebilir.

03 Temmuz 2007 Salı

Küçük Yapı Ustaları; Kırlangıçlar

Kırlangıçlar oldukça değişik ve güzel hayvanlar. Havadaki nem miktarına ve rüzgara göre farklı davranışlar göstererek uçuyorlar. Eski insanlar, başka pek çok şeye olduğu gibi; kırlangıçların uçuş şekline bakarak da hava tahmininde bulunurlarmış. Kırlangıçların yüksekten uçması havanın ısınacağı, alçaktan uçması yağmur yağacağı, daireler çizerek büyük gruplar halinde ve bağırarak uçmaları şiddetli rüzgar olacağı belirtisi olarak kabul ediliyor.


Gece göremeyen, sadece gündüz ışığında yolunu bulabilen bu canlıların bir diğer özelliği de çok dayanıklı ve kalıcı yuva inşa edebilmeleri, yuvalarını tamir edebilmeleri, ve göç mevsimlerinin sonunda yuvaları yerinde ise tekrar aynı yere dönmeleri.

Kırlangıçlar, yuvalarını bazı arıların da yaptığı gibi; çamurdan yapıyorlar. Küçük çamur parçalarını birbirlerini kilitleyecek şekilde iç içe ve üst üste örerek genellikle üç hat ile binalara bağlanan ve ağırlık merkezi aşağı kalmasına rağmen insan müdahalesi olmazsa uzun süre dayanan yuvalar yapabiliyorlar. Çatı saçaklarının altları yada daha sıklıkla pencere boşluklarının köşeleri; kendilerine yuvaları için seçtikleri mekanlar oluyor. Yuvalarının sağlamlığının bir sebebinin tükürüklerinde bulunan bir enzim olduğu, toprağı çamur yaparken kullandığı bu enzimin tüm nemi dışarıda tuttuğu söyleniyor.

Genellikle yuvaları, üç yüzeyle kesilmiş küresel oluşumlara benziyor, dome yapının ağırlık merkezi yapıyı kesen üç düzlemin orta noktasında kalıyor, girip çıktıkları delik rüzgarın en az olduğu yöne bakıyor.


Uğurlu kabul edilen bu canlıların yuvaları bozulmazsa yıllarca aynı yuvaya geri döndükleri gözlemlenmiş. Rahatsız edilen hayvanlar, yuva içerisinde yumurta olsa bile yuvalarını terk etme eğilimi gösteriyorlar. Yavru çıkmış yuvalarda ise, rahatsız edilirlerse ölümüyle sonuçlanan saldırılara giriştikleri de gözlemlenmiş.

Thailand ın önemli gelir kaynaklarından birisi kırlangıç gübresi, bu çok değerli gübre toprağa çok kolaylıkla karışıyor ve bitkilein çok büyük bir kısmı için uygun olduğu söyleniyor.

Kırlangıçlar aşırı şehirleşmeden dolayı ülkemizde azalan hayvanlardan biri.

Hafif Bir Lezzet; Zeytinyağlı Fesleğenli Peynir

Fesleğen ferah tadları sevenlerin mutlaka denemesi gereken bir ot. Güzel ve uzun bir kahvaltıda sevdiğiniz bir cins peyniri, küçük ve ince dilimler halinde kesin; peynire biraz sızma zeytinyağı dökün, saksıdan koparılmış taze fesleğenleri yıkayın, iki ince dilimin arasına 3-4 küçük yaprak fesleğen serpin. On dakika kadar koku ve tadların birbirine karışması için bekleyin.
Afiyet olsun.

Balkon Sebzeciliği Bize Ne Kazandırdı...

Aslında tamamen deneme yanılma yöntemi ile, bu yaz balkonda bazı sebzeleri yaşattık, yetiştirdik... Bundan çok keyif aldık, büyümelerini seyrettik, dillerinden anlamaya başladık, huylarını öğrendik. Ama bunun da ötesinde, bunu deneyen insanların yaygınlaşmasını da diliyoruz...

Türkiye, biz çocukken ‘kendisine yeten yedi ülkeden biri’ olarak öğretilirdi bize, ama şu anda düzgün bir tarım politikamız yok, yabancı markaların pazara girmesi ile ‘hormon’ tabir edilen ve insana da geçen yapay maddeler yediğimiz herşeyde var. Tarımın kar getirmemesinden dolayı, üreticiler hızlı üretim için hormonu yaygın olarak kullanmak zorunda kalıyorlar.

Biz, toprağa uzak şehir insanlarının az miktarlarda da olsa yiyebildiği bitkileri yetiştirmesinin, bu kötü tarım ürünlerine talebi azaltacağını, üreticinin daha doğal yöntemleri tercih etmesine neden olacağını düşünüyoruz. Yediğimiz domatesin içinde alfahemotrinitronplusziyokotilen (bunu tamamen ben uydurdum!!!) maddesinin olmasını istemiyoruz, domatesin, domatesten ibaret olsun istiyoruz.

Küresel ısınmadan dolayı alternatif tarım yöntemlerinin deneyimlenmesi gerektiği gerçeğine inaniyoruz. Saksıda yetiştirdiğimiz sebzeleri minimum su kullanımı ile yaşatmayı becerebiliyoruz, hatta kendi bitkilerimizden tohum alarak saksı için daha uygun türlerin zaman içinde oluşacağını düşünüyoruz.

Şehirlerin çiçekli balkonlarında; güzel kokulu domatesler, ferah fesleğenlerin de estetik olabileceği düşüncesinin yaygınlaşmasını istiyoruz.

Hepsinin sonunda; kendi domateslerimizin tadını çok seviyoruz...

Saksıda Otlar

Ot tabir ettiğimiz ve kaynak bulmak için ‘herb’ kategorisinde arama yapabileceğimiz bitkiler; örnek olarak dereotu, maydonoz, fesleğen, roka; saksılarda yetiştirmek için çok uygunlar...

Dereotu son derece kaprissiz bir bitki, suyu seviyor, tohumların büyük bir kısmı çıkıyor. Birbirlerinden biraz ayrık olarak tohumları 3cm derine yerleştirmek ve bolca sulamak yeterli. Özellikle çok sıcak havalarda aşırı güneş ışığından korumak gerekiyor, direkt güneş almayan ama aydınlık bir yerde yıl boyunca yetiştirmenin mümkün olduğu söyleniyor. Biz şimdilik balkonda tutuyoruz, ama kış gelince saksılarını apartman boşluğuna yerleştireceğiz.



Maydonoz dereotuna göre biraz daha az verim alınan bir bitki, benzer ortamları sevmekle beraber, tohumların hepsi yeşermiyor. Tohumları sıralı ve yetiştin olduklarında birbirlerine dokunmayacak mesafelerde dikmek ve gerekirse daha sonra ayırmak gerekiyor.



Fesleğen çok sevdiğim bir diğer bitki, güneyde genellikle tüm evlerin camlarında yağ ve salça kutularında yetiştirildiğini görebildiğimiz bu bitkinin kokusundan dolayı sinek ve sivrisineklerin eve girmediği söyleniyor. Fesleğen özellikle su ve ışık aldığı sürece toprak cinsi konusunda seçici olmayan çok çabuk büyüyen, hoş kokulu bir bitki.



Bütün otlarımızı kış gelince apartmanın içinde yaşatmaya çalışacağız, bilinmesi gereken önemli bir nokta: kışın tüm bitkilerde olduğu gibi, bu bitkilere de yazdan daha az su vermek gerekiyor, uygun şartlarda, her ne kadar mevsimlik bitki olarak tabir edilseler de, iki yıldan fazla yaşayabiliyorlar.

Saksıda Biber

Biber, hastalanmaz ve ‘yerini severse’ saksıda yetiştirmek için uygun bir bitki,ancak yaprakları pek çok canlının sevdiği bir besin kaynağı. Hastalık ve parazit konusuna dikkate etmek gerekiyor. Özellikle yaprakların alt kısımlarını sık sık kontrol etmek ve açık yeşil yaprak bitleri görülürse bu yaprakları ya ilaç yada yoğun sabunlu su ile spreylemek gerekiyor. Yoğun sabunlu su tabii ki daha fazla tercih edilebilecek daha doğal bir yöntem. Spreyleme işlemini güneşli saatlerde yapmak zararlı oluyor. Ya sabah erken yada güneş battıktan sonra spreyleme için daha uygun zamanlar.

Biber çok fazla rüzgardan hoşlanmıyor, bitkinin yerinin seçimi de bu sebele önemli.

Diğer tüm bitkilerimizde ve biberlerde hastalanan yaprakları, parazitleri temizlemiş olsak da kopardık. Bu ilk başta zararlı gibi görünebilir, ancak büyümekte olan bir bitkide kuvvetini hasta yaprağa vermek yerine bitkiyi yeni ve sağlıklı yaprak çıkarmaya zorlamak, uzun vadede daha faydalı bir yöntem.

Saksıda Salatalık

Salatalık, domatese göre yetiştirilmesi daha kolay bir bitki. Gene önemli konulardan biri, tohum seçimi ve tohumların tazeliği.

Biz saksıda teşitirmek için kornişon tipi küçük slatalık tohumlarını tercih ettik, bunları da domateslerde olduğu gibi yayvan bir kapta çimlendirip topraktan çıkmlarından sonraki hafta gerçek saksılarına aldık.

Salatalık, domatesten farklı olarak çok daha fazla su isteyen bir bitki. Özellikle çimlendirme aşamasında suyunu bol vermek sıcak havada toprağın kurumasını engellemek ve bol ışık ve özellikle büyüme aşamasında az rüzgar alacağı bir yer seçmek bitkini büyümesi için yeterli.


Her ne kadar nazlı bir bitki olmasa da, bizim fidelerimizde yaşadığımız bir şanssızlık, fide olarak aldığımız biberden ‘yaprak biti’ olarak adlandırılan küçük zararlıların bulaşması oldu. ‘Fersim DDVP’ ticari isimli ilacı sprey olarak uyguladık ve bu problemden kurtulduk, ancak gene de hiç istemememize rağmen yapay bir takım ilaçlar kullanmak zorunda kalmış olduk. Bu gibi ilaçlara alternatif olarak iki gün boyunca yaprak arkalarına sabunlu sıkmayı öneriyorlar, ancak bu işlem için geç kaldık.

Hastalanan yaprakların tamamını ilaçlama işinden sonra kopardık ve fidelerimizin bir kısmı çok zayıfladı, ama gene meşhur kırlangıç gübremiz sayesinde tekrar canlandılar. Şimdi eskisi gibi büyümeye başladılar ama bu yaprakları koparma ve zararlıları yok etme aşaması, bitkinin tam da büyüme döneminde tüm yapraklarını atmak zorunda kalmamızdandolayı, iki hafta kadar yavaşladı, ve büyümeleri sıcak havaya denk geldi.

Şimdilerde toprağın nemine dikkat ediyoruz ve bitki hergün gözle görülür şekilde büyüyor, boyu 25- 30 cm ye gelince fidelerimizi kalın pamuklu iple balkon demirine bağlayıp destekleyeceğiz.



Salatalık yetiştirmek, özellikle bitki yetiştirme tecrübesi az ama ilgili olanlar için başlangıç aşamasında iyi bir tercih olabilir.

02 Temmuz 2007 Pazartesi

Saksı Domatesleri

Sebzecilik deneyimimizdeki ilk göz ağrılarımız... Daha önce hiç sebze yetiştirmemiş, domatesin yada salatalığın yaprağının neye benzediği konusunda hiç fikri olmayan şehir çoçukları olarak, bu seneki mahsülümüz hakkında neredeyse herşeyi deneme yanılma yöntemiyle öğrenmeye başladık.

İlk olarak bilinmesi gereken önemli konu, tohum seçimi. Tohumları yaygın dağıtımı olan ve güvenilir bir markadan seçmek önemli. Yaygın dağıtım tohumun tazeliği konusunu garantilemek için gerekli olabiliyor. Aldığımız cherry domates tohumları, tarihleri eski olduğu için oldukça verimsizdi, tohumların çok azı fidelendi.




Bu aşamaya kadar bizim de yanlış uygulamalarımız oldu. Bunlardan ilki tohumu çimlendirme yötemimizdi. Biz tohumları, ağzı açık bir plastik kaba, hepsini belirli mesafelelerle diktik, ancak üstlerini yalıtmadık ve bol bol suladık, bu verim almak açısından hatalı bir uygulama imiş. Doğrusu; tohumları ekip toprağı nemlendirdikten sonra, üzerlerini hava almayacak şekilde yalıtmakmış.

Çıkan tohumları, 15cm boya gelince gerçek saksılara aldık. Gene pek de düşünmeden balkon düzenimize uygun iki farklı renkte saksılar aldık. Zaman içerisinde koyu renk saksıların, tüm gün güneşi ışığını daha fazla üzerinde tutarak toprağı ısıtma özelliği daha fazla olduğundan, domatesler ve sonrasında diğer bitkiler için daha uygun olduklarını gördük.




Fidelerden en son çıkan cherry’yi de henüz diğerleri ile aynı boya gelmemiş olmasına rağmen gerçek saksıda yetiştirmeye karar verdik. Gövdesi hassas ve ince olduğu için, balkonun rüzgarına dayanamayacağını düşündük ve onun için bir ‘rüzgar kapanı’ yaptık. Rüzgar kapanı gördük ki oldukça işe yaradı, henüz 2 cm boyunda iken dışarı dikmiştik, ama hayatta kaldı ve hızla büyümeye başladı.


Koçtaş’dan iki farklı marka toprak almıştık, bunların her ikisinin de üzerinde Türkçe açıklamada ‘salon ve balkon tipi bitki toprağı’ yazıyordu, ancak bu markalardan birinin paketini atarken ingilizce olarak ‘öğütülmüş hindistan cevizi kabuğu’ yazdığını gördük, toprak olduğunu zannettiğimiz bu verimsiz materyali diğer gerçek toprakla harmanlamak zorunda kaldık. Ancak bu toprağın kuvveti ve verimini azalttı.

Toprağın verimini arttırmak için doğal gübre bulmaya çalıştık, ancak gene hipermarketlerde sadece paketli mamül yapay gübre yada zenginleştirici karışımlar olduğunu gördük. İşte bu aşamada, ben daha önce izlediğim bir belgeselde kırlangıç gübresinin çok değerli ve bitkiler için faydalı olduğunu izlediğimi hatırladım, ve arka camımıza yuva yapan kırlangıç ailesinden bir miktar gübre edindik. Domateslere yarayıp yaramayacağını kontrol etmek için saksılardan sadece bir tanesinin ortasına kuru olarak bu gübreden çok az bir miktar döktük, ve yaklaşık 1 ay sonra bu bitkinin diğerlerinin boy olarak birbuçuk katına kadar büyüdüğünü, üzerindeki domateslerin daha büyük olduğunu ve daha fazla çiçek verdiğini gördük.




Ancak gene yanlış yaptığımız bir uygulama kuş gübresini kuru olarak bitkiye uygulamakmış, bunu da sonradan öğrendik.. Gerçi bitkiye bir zararı olmadı ama doğrusu gübreyi 48 saat suda bekletip bitkilerin mevye vermeye başladığı zaman sulama yerine belirli periodlarda uygulamakmış . Suda bekleterek gübreyi hazırlama işlemine ‘gübre şerbeti hazırlama’ deniliyor, bu konuda internet üzerinde çeşitli kaynaklar bulmak mümkün.


Balkomuzun gün boyunca güneş alması bitkiler açısından oldukça faydalı oldu, ancak gene balkon bazen şiddetli rüzgar da aldığı için bitkileri baladığımız kısmın arkasını ışığı engellemeyecek şekilde kalın sera naylonu ile yalıttık ve bitkileri yumuşak kalın pamuk iplerle gövdesini destekleyecek şekilde balkon demirine bağladık. Bütün bu deneme yanılma süreçlerimize rağmen, saksıya diktiğimiz bütün fidelerimiz hayatta kalmayı başardı, hepsinin üzerinde küçük güzel domatesler çıktı, ve bu sabah artık ilk çıkan domatesimiz kızarmaya başladı.



İlk iş olarak internetten doğru toplama yöntemlerini araştırdık, ilginç ama mantıklı görünen ve daha sonra denemeye karar verdiğimiz yabancı bir sitedeki bir öneri de, küçük bitkilerin ilk çiçeklerini sebzeye dönüşür dönüşmez almak hakkında, bitki kendisini yeterince güçlendirmeden sebze vermeye giderse verim düşebiliyormuş, dolayısıyla bitki 40-45 cm uzunlunluğa ve en az 2 cm gövde çapına gelmeden çiçekleri alın deniliyor. Bu aşamaya gelen bitkilerin daha uzun süre ve daha verimli sebze verdiği söyleniyor. Bunu da saksılarımızdan birinde deneyip gerçekliğini göreceğiz.


İşte tüm bu çabalardan sonra edindiğimiz, aslında şimdilik 10 tane küçük domates değil, her ne kadar deneyimsiz de olsa, insanoğlunun bir şekilde doğa yada bitkilerle yaşamaya başlayabileceği, ve her sabah kalkar kalkmaz ilk iş olarak baktığımız bitkileri izleyerek zamanı hoş edebildiğimiz deneyimi aslında...

Sebze Güncesi

Bu sene balkonda sebze yetiştirmeye heveslendik. İlk olarak domates tohumlarıyla başladık, onları küçük bir yoğurt kabında çimlendirdik, daha önce çiçek yetiştirmeye ilgimiz olduğundan, domates tohumlarına da tüm küçük çiçeklere davrandığımız gibi davrandık, karanlık bir yerlerde toprağını hep nemli tutarak çıkmalarını bekledik. Sonradan öğrendik ki bu çok da tavsiye edilen bir uygulama değilmiş, tam tersi su vermemek gerekiyormuş...

Benim çok sevdiğim ama buzdolabında canlılığını hemen kaybeden maydonoz ve dereotu ikilisiyle devam ettik. Dereotu, maydonoza göre çok daha fazla ve hızlı büyümeye başladı, maydonozlar ise oldukça yavaşlar ve sadece yarısı çıktı.

En sonunda da kış gelmeden turşu yaparız diye düşünerek kornişon tipi salatalık fideledik.

Fide olarak alıp büyütmeye başladığımız fesleğen ve biber ile bu seneki sebzecilik teşebbüsümüzü tamamladık.

Toplam altı saksı domates, beş saksı kornişon, bir biber, bir fesleğen, üç saksı dereotu ve iki saksı da maydonozumuz oldu, daha fazlasını dikmeyi düşündük ama halihazırda heryerde su sıkıntısı varken apartmanda kendi seramızı oluşturmayı ve konu komşunun gözüne batmayı en azından bu sene için tercih etmedik.

Şimdilik gözleri alışıncaya bu kadar bu kadarla yetineceğiz, alıştıkları zaman daha fazla bitkiyle ev sahipliği yapabiliriz diye umuyorum...